Kıbrıs Türk tarafı, Avrupa Birliği’nin müzakere sürecinde karar alıcı durumda masaya oturmasına karşıdır. Karşıdır ama sorun geldi, Türkiye-AB ilişkilerine dayandı. Kaldı ki, Türk tarafınca masaya konulan dört maddelik metodoloji önerisi de AB’nin rolünü yükseltiyor.
Erhürman’in istediği olacak ve dört maddenin dördüncü maddesinde belirttiği gibi müzakerelerin bir kez daha Rum tarafınca çökertilmesi halinde Kıbrıs Türk tarafına çeşitli kazanımlar sunulacak ve eski statükoya dönülmeyecekse bunun gereklerini de öncelikle Avrupa Birliği yapacak. Kıbrıs Türk tarafına uygulanan izolasyonlar hafifletilecekse AB’nin bir zamanlar vaat ettiği Doğrudan Ticaret Tüzüğü uygulamaya alınacak ve buna benzer yeni önlemlerin yolu açılmış olacak.

Rum Yönetimi Başkanı Hristodulidis de gözünü Türkiye-AB ilişkilerine dikti zaten. “Kıbrıs sorununu TC-AB ilişkileriyle hizalamaya çalışıyoruz” diye konuşuyor. Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerine geliştirmeye çalıştıkça karşısında Kıbrıs sorununu bulacak; Rum tarafı da bundan kazanç elde etmek için uğraşacak.
BM Genel Sekreteri de Özel Temsilci Holguin, bu gerçekliği kavramış görünüyorlar. Holguin, Ankara ve Atina’dan sonra Brüksel’de temaslar yapacak; AB-Türkiye ilişkileri ve Kıbrıslı Türklere yönelik AB politikalarını değerlendirecek. AB’nin ne yapmaya hazır olduğunu saptamaya çalışacak.
Soruna bu çerçevede bakanlar, hem Kıbrıs sorununda hem de Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme hayal ediyorlar. Oysa işin bir de Avrupa tarafı var… Avrupa ve Avrupa Birliği, sanıldığı kadar “gerçekçi” değil. Al-ver süreçlerine mesafeli duran ve belli değerleri savunmakta ısrar eden siyasetçileri ve herşeyden önemlisi başka ülkelerde fazla dikkate alınmasa bile Avrupa’da hala etkili olabilen bir “kamuoyu” var!
Türkiye’deki demokrasi ve hukuk dışı uygulamalar, son haftalarda Avrupa’nın gündeminde daha önemli bir yer tutmaya başladı. İsrail’in Gazze’deki tutumuna karşı çıkışı ile Türk kamuoyunda da ilgi odağı haline gelen İspanya Başbakanı Sanchez, mutlak butlan kararını “demokrasiye indirilmiş darbe” olarak niteledi. Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporunun zehir-zemberek ifadelerin yanında Adalet Bakanı Gürlek için yaptırım önerisi içermesi de kesinleşmiş görünüyor. Rapora gösterilecek tepkiler, ilişkilerin giderek sertleşmesine ve parlamento üyelerinin kendi kamuoylarına yönelik olarak daha sert söylemler geliştirmelerine neden olacak.

Türkiye-AB ilişkileri, yumuşama değil sertleşme eğilimindedir. Karşılıklı ihtiyaçların varlığı, yumuşama yerine kriz doğuracak! Elbette bu krizler de, AB’nin rolünü bir kez daha anlamamıza katkıda bulunacaktır.
Bu arada NATO çerçevesinde yeni rol dağılımları gerçekleşmez ve Kıbrıs sorunu o çerçeve içinde ele alınmaya başlamazsa bu yeni süreçten herhangi bir sonuç beklememek en gerçekçi “tahmin” olacaktır.

