RUM PLANLAMASINI ANLAYACAK BİRİ OLMASI LAZIM

Bakmayın siz Oruç Reis’in Antalya’ya döndüğüne; Doğu Akdeniz’deki gelişmeler olumlu gitmiyor. Sorunun geçmişine çok kısaca olsa bir göz attığımızda, aslında bugün geldiğimiz köyün minarelerinin 2004 sonrasında görülmeye başlandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kıbrıs Rum tarafı bütün Kıbrıs adına AB üyesi olduktan sonra, Doğu Akdeniz’i bir Rum-Yunan denizi haline getirmek için adımlar atmaya başladı. Onlar buna “enerji planlamaları” dediler. Kendi akıllarınca imtiyazlar dağıttılar. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk tarafının uyarılarına aldırmadılar bile…

Bu “enerji planlamalarını” savunma işbirliği anlaşmaları ile desteklediler. Fransa ile imzalanan ilk anlaşmanın tarihi 1 Mart 2007’dir. Fransa, Kıbrıs’a Macron yüzünden göz koymadı; gözü zaten buralardaydı!

Şimdi işe Amerika da aktif olarak katılmaya başladı. Belki, Doğu Akdeniz’i Rusya ve Fransa’ya bırakmak istemediğinden… Belki, Türkiye ile yaşadığı sorunlar yüzünden… Artık tutumu açıktır.

RUMLARIN PLANLAMASI

Bütün bunlara karşın Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı, 15 yıllık bir “uyarı süreci” yaşadılar. Yapmayın, etmeyin dedik; dinletemedik. 2007’de Rum tarafındaki başkan Papadopulos, dişişleri bakanı Lilikas’tı. Sonra komünist başkanları oldu, Hristofias… Ondan sonra Anastasiadis kazandı; Annan Planı’na ‘evet’ diyen bir liderdi. Türk tarafının uyarıları, hiçbiri tarafından dikkate alınmadı.

Herhalde ortada bir plan vardır. Veya bir “devlet aklı”… Kim gelirse gelsin, o akılla ve o plana uygun işler yapmaktadır. Konjonktürün uygunluğuna veya uygunsuzluğa göre de yavaşlayıp hızlanmaktadırlar. Şimdi konjonktür lehlerine görünüyor. 2007’de iyi olan Türk-Amerikan ilişkileri alabildiğine kötüleşmiştir; Fransa’da bir yeni Napolyon vardır. Rumlar alabildiğine hızlı gitmek, geri dönüşü olmayacak kazanımlar elde elde etmek istiyorlar.

KKTC’DEKİ DURUM

İlginç olan şudur:  KKTC’de neredeyse hiçbir siyasi lider, soruna bu açıdan bakmamakta, bu planlamaya karşı ne yapmamız gerektiğini konuşmamaktadır. O kadar ki, bazı Cumhurbaşkanı adaylarının taraftarları, bu konulardaki sosyal medya paylaşımlarına “ince propaganda” diye tepki bile göstermektedirler. Bazı sosyal medya kullanıcıları ise, bu konuların üzerine gittiğiniz zaman, “hani sen de solcuydun” bile diyebilmektedir. “Eğer solcu isen, Rumları ve Fransa’yı savunmak zorundasın” gibi bir şey ima ediyorlar. Herhalde, onları “haklı”, Türk tarafını “haksız” görüyorlar.

Durum bu kadar vahimdir!

SEÇİM YAPALIM DAHA İYİ!

Biz bu ortamda, Cumhurbaşkanlığı seçimi de yapacağız. Bu sorunu bile yeterince tartışmadan, “ne olur savaş olmasın” dilekleri ile seçim kampanyası yürüten adaylara veya “Türkiye hepsini de yener” şişinmesi ile sorunu askerileştirenlerden birine oy vermeye zorlanacağız.

Bazı anlarda, pandemi koşullarının seçim yapmaya uygun olmadığı ileri sürülüyor. Bana sorarsanız, içinden geçmekte olduğumuz siyasi süreç pandemiden de beterdir. Seçim yapmayalım demiyorum ama bu sorunu tartışmayacağımız bir seçim süreci, bizim felaketimiz olmaya adaydır.

İyisi mi biz, bu işlere liderlik yapacak bir Cumhurbaşkanı seçelim… Kendi şahsi sorunları veya kişisel ilişkilerinin kurbanı olmayacak… Bu mücadelede makul, dünya tarafından anlaşılabilecek bir dil kullanacak ama karşımızdakilerin planlarını da anlayıp bozabilecek; kendi hedeflerimize yürümemize liderlik edecek bir Cumhurbaşkanımız olsa çok iyi olacak.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here