Dr. Nurgül BEKAR (Kastamonu Üniversitesi öğretim görevlisi)

İki binli yılların başından itibaren Avrupa’da aşırı sağ akımların güçlenmesini sağlayan uluslararası ortam, bugün kendini daha fazla hissettiriyor. Önce ABD’de yaşanan İkiz Kuleler Saldırısı, ardından 2008 ekonomik krizi ve 2009’daki Arap Baharı’nın sonucu olarak Doğu’dan Batı’ya göçün hızlanarak artması, popülist ve aşırı sağcı fikirlerin AB ülkelerinde kendisine geniş alanlar açabilmesine imkan sağlamıştır. 2011 yılı itibarıyla ciddi bir sorun haline gelen Suriye meselesi ise sadece üye devletlerde değil, AB yönetim organlarında da değerler ve sisteme dair yeni tartışmaların çıkmasını kolaylaştırmıştır. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana “kimlik” meselesinin gündeme geldiği örgütte, Avrupalı olmanın ne anlam ifade ettiği, kimlerin Avrupa’ya gelebileceği, Avrupa’da yaşayabileceği, birliğin geleceği açısından ciddi biçimde sorgulanmaktadır.

Marine Le Pen

Bütünleşmenin ilerlemesi için bir dizi anlaşma imzalayan birlik, zorlu müzakerelerin ardından 2009’da yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması’yla yeni bir ivme kazanacağını düşünürken, Büyük Britanya’nın AB’den çıkışını isteyen, dolayısıyla AB değerlerine güvensizlik belirten Brexit kararıyla tam tersi bir durumla karşı karşıya kaldı. Üstelik bu güvensizlik sadece İngiltere’ye özgü değil, diğer üye devletlerin aşırı sağcı partileri de aynı görüşü paylaşmaktalar. Göç ve İslam karşıtı olduğu kadar AB karşıtı da olan aşırı sağ, yükselişini hemen her üye ülkede sürdürmektedir. Fransız aşırı sağcı lider Marine Le Pen, sosyal medya hesabından Brexit’i “özgürlüğün zaferi” olarak yorumlayıp, Fransa ve diğer AB ülkeleri için de AB’den çıkma konusunda referandum isteyebilmekte. Almanya’da ise 2018’deki son seçimlerde, aşırı sağ görüşler 1949’dan bu yana ilk defa federal parlamentoya girerek, ana muhalefet partisi haline geldiler. AB’nin dinamosu olan bu üç ülkedeki duruma ek olarak kurucu üyelerden Hollanda, İtalya ve Belçika’da da aşırı sağ, taraftar tabanını genişleterek siyasi güç bir haline dönüşmüş durumda.

Birliğin supranasyonal, yani ulus üstü uygulamalarına karşı çıkanlar ve bunu özellikle göç politikaları ve İslam karşıtı fikirler üzerinden ifade edenler Polonya’da, Çekya’da, Slovakya’da ve Macaristan’da olduğu kadar Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Avusturya’da özellikle 2010 sonrası seçimlerde oylarını arttırarak ulusal meclislerde güç kazandılar.

Üstelik sosyal demokrasinin güçlü olduğu İsveç’te bile 9 Eylül 2018’deki seçimlerde aşırı sağcı Demokratlar Partisi oylarını yüzde 17,6’ya yükselterek önemli bir güç haline gelebildi. Danimarka’da 2015’teki seçimlerde aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi yüzde 21,2 ile ikinci parti olurken, Finlandiya’da ise 2015 genel seçimlerinde Gerçek Finlandiyalılar Partisi yüzde 17,7 oy kazandı. Avrupa’daki çeşitli düşünce kuruluşlarının yaptığı araştırmalara göre bu yükseliş Avrupa Parlamentosu seçimlerine de yansıyacak. Çalışmalar aşırı sağ kesimin Parlamento’daki her üç sandalyeden birini kazanabileceğine işaret ediyor. Paradoksal bir biçimde Avrupa vatandaşlarının, dolayısıyla Avrupa bütünleşmesinin temsil edildiği Parlamento, aşırı sağ siyasetin ulusal parlamentolardan AB düzeyine taşınmasını sağlıyor. Bu durum aşırı sağın Birliğin işleyişi üzerindeki gücünü ve etkisini hem siyasi olarak hem de AB hukuku açısından artırıyor.

Birlik üyesi devletlerin birçoğunda hükümetlerin koalisyonlar eliyle yürütüldüğü düşünülürse aşırı sağın artan oy oranlarının, AB’nin geleceği açısından önemli riskler barındırdığı görülecektir.

Bu riskleri temelde iki ana başlıkta toplamak mümkün: Aşırı sağın kullandığı nefret söylemi bir yandan sokağa ve günlük dile yansıması nedeniyle toplumsal güvenlik sorunları teşkil ediyor, diğer yandan da kendini merkezde tanımlayan diğer partilerin söylemlerini dönüştürüyor. Sadece merkez sağ değil merkez sol partilerin açıklama ve uygulamalarında bile popülist ifadelerin artmaya başlaması bunun göstergesi. Bir başka deyişle, merkez siyaset, aşırı sağa giden oyları geri kazanmak için daha milliyetçi ve korumacı politikalar ilan ederek popülist söylemlerde bulunuyor. Dolayısıyla aşırı sağ akımlar hem üye devletlerin iç politikalarını hem de AB’nin işleyişini değiştirme konusunda yüksek potansiyele sahip. Birçok üye ülkede yükselen göç karşıtı, yabancı düşmanlığı ve İslamofobik mesajların verildiği aşırı sağ söylemler, entegrasyonu zedeleyici bir atmosfer oluşturarak, AB’nin ortak politikalar çerçevesinde ilerlemesini ciddi anlamda zorlaştırmakta.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here