Aşılar geliştirilirken zorlu ve pahalı işlemlerden geçer. Yapılan araştırmalar bilim insanları ve devlet otoriteleri tarafından yakından takip edilir. Üretim süreci katı prosedürlere tabi tutulur. Nihayet aşı üretilip onayı alındıktan sonra ise bu sürece yatırım yapan şirket para kazanmaya başlar. Eğer şirket kâr edemeyecekse araştırmalar ileri seviyelerde olsa dahi terkedilebilir. Örneğin 2002-2004 yılları arasında gerçekleşen SARS salgınında şirketler bu virüse karşı aşı geliştirmeye çalışıyorlardı. Ancak hastalık yayılımı yavaşladığında, yalnızca kısıtlı bölgede kullanılabilecek olan aşıyı hiç geliştirmemeyi tercih ettiler. Yani aşı endüstrisi kârlı görmediği bu alanda çalışmamaya karar verdi. Çalışma yürüten üniversiteler fon bulamadı. Şu an devam eden pandemiyle mücadelede elimizi güçlendirebilecek önemli bir fırsat böylece tepilmiş oldu.

Bugün tüm dünya SARS-CoV-2 virüsü, yani yeni tip koronavirüs (Kovid-19) hastalığı için geliştirilen aşıları konuşuyor. Öte yandan gelişmiş ülkelerin nüfuslarının 2-3 katı kadar aşıyı rezerve ederek stokçuluk yaptığı, birçok gelişmekte olan ülkenin ise hâlâ aşıya erişemediği biliniyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) yüksek gelirli ülkelerde her dört kişiden birinin Kovid-19 aşısına erişirken düşük gelirli ülkelerde her 500 kişiden birinin ancak aşıya erişebildiğini açıkladı. Şimdiye kadar 8 milyar dozun üzerinde Kovid-19 aşısı satıldı. Bunların 4,5 milyarını yüksek gelirli, 2 milyarını orta gelirli ülkeler satın alırken düşük gelirli ülkeler ancak yarım milyar doz aşıya erişebildi. Dünya genelinde 850 milyon aşılama yapılmışken halen aşıya erişememiş birçok ülkenin bulunması dünya kamuoyunun vicdanını sızlatıyor.

HERKES GÜVENDE OLANA KADAR KİMSE GÜVENDE DEĞİL

Küresel vicdanın ötesinde, aşıya erişmek kadar, kısa sürede risk altındaki insanlara yaygın şekilde aşıyı uygulamak da önem arz ediyor. Gerekli yaygınlık sağlanamazsa, aşılar salgın kontrolünde bireysel korumadan öteye geçemiyor, yani toplumsal bağışıklık oluşmuyor. Oysa bir topluluğun en risklilerinden başlanarak belirli bir yüzdesini aşıladığınızda, tamamını aşılamanıza gerek kalmadan virüsün yayılımı engellenebiliyor. Bu topluluk bir şehrin ahalisinden oluşabileceği gibi ülke nüfusundan da oluşabiliyor. Kovid-19 pandemisinde ise tüm dünya bu topluluğun bir parçası. Bu duruma örnek olarak Kızamık hastalığı verilebilir. Kızamık virüsü uzun yıllardan beri Avrupa’da nadiren görülüyor. Öyle ki zamanında çiçek virüsünün silinmesi gibi, kızamık virüsünün de dünya üzerinden silinmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak dünyada aşıya erişemeyen toplulukların artması, hastalığın Avrupa’da da bağışıklığı sağlanamayan kişilere hızla yayılmasına ve vakaların 10 katına çıkmasına neden oldu. Aşılanan her birey, aşısız bireyleri de koruyarak virüsle hassas kişiler arasında bir güvenlik duvarı oluşturuyor. Yani aslında herkes güvende olana kadar, kimse güvende değil.

AŞI STOKÇULUĞU EŞİTSİZLİĞİ ARTIRIYOR

Ülkeler arasındaki fırsat eşitsizliğini gidermek amacıyla, DSÖ liderliğinde Kovid-19 Aşıları Küresel Erişim Programı Girişimi (COVAX) kuruldu. Bu girişim her üye devlete nüfusunun yüzde 20’si kadar aşıyı ulaştırmayı taahhüt ediyor. DSÖ bu kapsamda 2021 sonuna kadar iki milyar doz aşıyı adil bir şekilde dağıtmayı hedefliyor. Zengin ülkelerden alınan katkı payıyla, fakir ülkelere pandeminin akut döneminde aşıların ulaştırılması planlanıyor. Girişim şu ana kadar 107 ülkeye 38 milyonun üzerinde aşı sağlamış durumda. Ancak yine de bir yıl içinde 190 ülkeye 2 milyar doz aşı ulaştırma hedefine bir hayli yol var.

Bazı zengin ülkeler stokçuluğun yanı sıra, aşı bağışını ikili anlaşmalarla yapma yoluna giderek aşıyı siyasi bir araç olarak kullanmaya çalışıyor. Üretici firmalar ise kâr amaçlı hareket ederek aşıyı daha pahalıya satabileceği zengin müşteriler arıyor; bu nedenle zengin ülkelerle ikili anlaşmaları önceliyor. Bu durum hem COVAX’ın düzenini bozuyor hem de aşıya erişimde eşitsizliği artırıyor. Yüksek gelirli ülkelerin stokçuluğu ve üretici ülkelerin kendilerini öncelemeleri, ülkelerin aşı milliyetçiliğine doğru kaymasına neden oluyor.

Küresel halk sağlığı ilkelerine aykırı olsa da, ülkelerin ihtiyaçlarından fazla sayıda aşı almalarının önünde yasal bir engel bulunmuyor. Ancak aşı milliyetçiliğini önlemenin yolları da yok değil. Bu durumda küresel kamusal mal tanımı, fikri mülkiyet hakkı ve patent tartışmaları önem kazanıyor.

KÜRESEL VE KAMUSAL BİR MAL OLARAK SAĞLIK

Fikri mülkiyet hakkını koruyan patent anlaşmaları, geliştirilen aşı veya ilacın kullanım hakkını yirmi yıl boyunca geliştiren firmaya veriyor. Bu durumun uzun Ar-Ge çalışmaları ve büyük yatırımlar sonucunda üretilen ürünler için teşvik edici bir rol oynadığı yadsınamaz. Fakat küresel halk sağlığını korumanın öne çıktığı, herkesin sağlık hakkının söz konusu olduğu kriz durumlarında bu anlaşmaların insan hakları çerçevesinde yeniden yorumlanması gerekiyor. HIV/AIDS, tüberküloz ve sıtma gibi halk sağlığı acillerinde üretici firmaların fikri mülkiyet haklarından belirli tavizler vermesi yıllardır tartışılıyor. Hatta bu tarz zorunlu durumların tanımlandığı Doha Deklarasyonu bulunuyor.

Kamusal mal bir bireyin tüketiminin başka bireyin tüketimini azaltmadığı ve tüketilmesine engel konulamayan mallar şeklinde tanımlanıyor. Bu tanım gereği, sağlığın kamusal mal olduğuna dair eleştiriler getirilse de, özellikle bulaşıcı hastalık durumlarında sağlığın küresel kamu malı olarak sayılması gerekiyor. Zengin ülkelerin aşılanması onları hastalığın faturasından kurtarmıyor. Zira geriye kalan insanların aşılanmaması durumunda ortaya çıkacak faturayı herkes birlikte ödüyor. Dolayısıyla bazı ilaç ve aşıların fikri mülkiyet haklarından tavizler verilmesi uluslararası normlara uygun görünüyor.

Bugünlerde Kovid-19 aşılarında da fikri mülkiyet hakları aynı zeminde tartışılıyor. Her ne kadar şirketler aşıları geliştirmek için büyük bütçeler ayırmış olsalar da devletlerin onlara verdiği ciddi destekler de bulunuyor. Örneğin Biontech/Pfizer aşısına 2,5 milyar dolar, Oxford/Astrazeneca aşısına 1,7 milyar dolar, Moderna aşısına 2,48 milyar dolar ve Novavax/Hindistan Serum Enstitüsü aşısına 2 milyar dolar desteğin devletler tarafından aşı geliştirme süreçlerinin hızlanması için verildiği biliniyor. Bu durumda şirketler bu bağış ve desteklerle, uluslararası kurum ve kuruluşların teşvikleriyle geliştirdikleri aşılarını pazarlayıp kâr ederlerken patent yasalarına sığınmaları pek de ahlaki görünmüyor.

Hindistan ve Güney Afrika, geçen ay düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) toplantısında Kovid-19 aşılarında Doha Deklarasyonu’na işaret ederek şirketlerin patent haklarından feragat etmeleri için teklifte bulundu. Teklif gelişmekte olan ülkeler tarafından desteklense de gelişmiş ülkelerin birçoğu bu kararın karşısında yer aldı. Teklife karşı olan ülkeler, fikri mülkiyet hakkının korunmasının yeni gelişmeler için en gerekli husus olduğunu savunuyor. Tartışmalar bir yana, pandemi olağanüstü koşullarda devam ediyor. Geliştirici şirketlerin fikri mülkiyet hakları tamamıyla yok sayılmasa bile, ortak anlaşmalarla kâr marjı düşük tutularak ülkelerin geçici süreyle kendi aşılarını üretmesinin önü açılabilir ve böylece pandemiye daha erken ve az kayıpla son vermemiz mümkün kılınabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here