Devletlerin sadece savunma amaçlı olarak silahlanması gerektiğini savunan düşünürler vardır. Kant gibi…
“Düşünür” olunca bunu savunmak kolaydır ama Wilson’a kadarki ABD Başkanları da genel olarak bu düşüncedeydiler. Kurucu babalardan Thomas Jefferson “büyük ve daimi ordulara” kuşku ile bakıyordu.

ABD Başkanı Wilson, Birinci Dünya Harbi’ne girerken geleceği şekillendirecek 14 ilke açıklamıştı. Bunlardan birinde, “Ulusal silahlanmalar, iç güvenlik için gerekli en düşük düzeye indirilecektir” deniyordu.
Nihayet İkinci Dünya Harbi’nden sonra dünyayı şekillendirecek prensiplere dayalı olarak oluşturulan Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2’nci maddesinde “Tüm üyeler, uluslararası barış ve güvenliğin ve adaletin tehlikeye atılmayacağı şekilde, uluslararası anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla çözeceklerdir” diye yazılmıştır. Diğer bazı meddelerde de “savunma hakkından” söz edilir; saldırmak caiz değildir!
Zaman değişti tabii! Amerika Birleşik Devletleri, ne kuruluş zamanının ne de Birinci Dünya Harbi’nin devletidir. 21’nci yüzyılda, dünyanın her ordusunu rahatlıkla yenebilecek güçte bir orduya sahip tek devlettir. Dünyanın her yerinde büyük ordular beslemektedir ve bu orduların elinde niteliklerine çok yabancı olduğumuz gelişmiş silahlar vardır. Ünlü yazar Anton Cehov, yakın bir dostuna, “Eğer ilk perdede duvarda bir silah asılıysa, bir sonraki perdede o silah mutlaka ateşlenmelidir. Aksi takdirde onu oraya koymayın” diye yazarlık tavsiyesinde bulunmuştu.
Silah varsa patlar! Zaten patlayacak diye konulmuş; patlasın diye yapılmıştır!
Bugünkü dünyada önde gelen devlet başkanları güçlü ordulara sahip olmakla övünüyorlar. Oysa bu bir gurur vesilesi olmaktan ziyade bir saldırganlık belirtisi ve kaynak israfı olarak değerlendirilmelidir.
Ordu varsa, hele hele de kendini güçlü hisseden bir ordu varsa mutlaka savaşacaktır. İnsanlar ölecek, kaynaklar heba olacaktır.
Dikkati çeken bir diğer unsur ise savaşçı orduların önyargılar veya saplantılarla beslenen ruh durumuna sahip askerlerle donatılmakta olmasıdır. İsrail’li savaşçıların kadın ve çocukları acımasızca öldürebilmesi kökdendinci düşünsel altyapıya sahip olmaları sayesinde mümkün olabilmektedir. Hitler ordularını Almanların “üstün ve ari ırk” oldukları ve bütün dünyayı ari ırkla kaplamakla yükümlü oldukları tezi ile güçlendirmişti. Türklük için veya İslam için savaşmak da bunlar gibi bir şey olmalıdır.

Günümüz savaşlarını ele alırken bu temel unsurları dikkatten kaçırmamak gerekir.
Aralarındaki sorunlar ne olursa olsun güçlü ordulara sahip olmayan devletler bu sorunları savaş dışında yöntemlerle çözmek zorunda kalacaklardır. Bilemediniz lokal ve sınırlı çatışmalarla yetinecek ve sonunda uzlaşmak zorunda olacaklardır. Zaten hiçbir sorun, uğrunda ölmeye ve öldürmeye değmeyecek kadar dünyalıdır!
Dünyanın sorunlarının ölerek ve öldürerek çözümlendiği de görülmüş şey değildir.

