Çin, 1978 yılında başlayan “reform ve dışa açılım” döneminden günümüze inanılmaz bir ekonomik büyüme gösterdi. ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline gelen Çin’in 2030 yılında dünyanın en büyük ekonomisi olması bekleniyor. Çin’in ekonomik yükselişi aynı zamanda küresel etkileri olan politik bir dinamizm de meydana getirmiş durumda.

ABD, Çin’i “yükselen bir güç” olarak nitelendirirken buna karşılık Çin, kendisini iki bin yıl boyunca bölgede “baskın” olan ve geçici olarak yerinden edilmiş bir güç olarak görüyor. Her ne kadar Deng Şiaoping’den bu yana derin hegemonik dürtülere karşı direnmek için özel bir çaba sarf etseler de Çinli yöneticiler “barışçıl yükseliş” diye adlandırılan bir konsept ile Çin’in geçmişte oynadığı ticari ve kültürel rolü restore eden bir yaklaşım içerisinde hareket ediyor. 2012 yılında Şi Cinping’in göreve gelmesi ile beraber “China 2025” ve “Kuşak-Yol Girişimi” gibi projeler Çin’in stratejik yaklaşımının daha iddialı bir eğilime yöneldiğini gösteriyor.

ABD’NİN BEKLENTİSİ

Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütüne girmesinden beri ABD’nin temel varsayımı serbest piyasaya içerisine giren Çin’in demokratik değerleri de benimseyerek politik sistemini dönüştürebileceği ve iç pazarını tamamen serbest piyasaya açabileceği şeklinde oldu. Ancak bu gerçekleşmedi. Bunun yerine Çin özel eko-politik durumunu kullanarak içerdeki politik iktidarı koruyup güçlendirdi ve kendine özgü bir küresel güç projeksiyonu ortaya koydu ve ABD’nin başını çektiği sistem tarafından tehdit olarak algılanır hale geldi.

ABD’nin başını çektiği hegemonya modeli çatırdamaya başlarken 2017 yılının sonlarında yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi ABD’nin Çin’i kuşatmaya dönük eğilimi ile ilgili ciddi ipuçları içeriyor. Bu belgede Çin ve Rusya, ABD’ye meydan okuyan “revizyonist güçler” olarak tanımlanıyor. Çin ve Rusya’yı Amerikan değerlerine zıt bir dünya inşa etmekle itham eden belge aynı zamanda Çin’in ABD’yi Hint-Pasifik bölgesinden çıkarmaya çalıştığını iddia ediyor.

Buna karşılık ABD özellikle Güney Asya’da askeri-politik faaliyetlerini ve yerleşimini derinleştirmeye devam ediyor. ABD’nin 70 yıldır bölgede görev yapan Pasifik Komutanlığı’nın (PACOM) adını Hint-Pasifik Komutanlığı olarak değiştirmesi de ABD’nin bölgeye kalıcı olarak yerleşme amacının emarelerinden birisi olarak kabul ediliyor. Ancak ABD’nin bu yerleşimi Çin için bir güvenlik açığı olarak algılanmış olacak ki 2018 yılında Çin ve Rusya “NATO’nun en büyük kabuslarından birisi olabilecek” 300 bin askerin katıldığı “Vostok 2018” isimli askeri tatbikatta bir araya geldi. Dolayısıyla ABD’nin hegemonyasını tahkim etme çabalarının bir karşı hegemonya alanının belirmesine yardımcı olduğunu söylemek mümkün.

Bununla beraber Çin’in hem bölgesel hem de küresel anlamda alternatif arayışları devam ediyor. Şanghay İşbirliği Örgütü gibi hızlı bir gelişim sürecine girmiş ve Hindistan ile Pakistan’ın katılımıyla, Avrasya topraklarının yüzde 60’ından fazlasını, dünya nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan bölgesel kurumlar kendisini giderek ön plana çıkarmaya başlıyor.

ABD’nin Çin’i kuşatması ise Trump dönemi ile beraber çok daha karmaşık bir seviyeye gelmiş durumda. “Önce Amerika” (America First) sloganı ile göreve gelen ABD Başkanı Donald Trump, Çin tehdidi ile ilgili algıyı sürekli körükleyerek jeopolitik, ideolojik ve ekonomik boyutları olan bir “çevreleme 2.0 doktrini” ortaya koymuş durumda.

TAYVAN VE HONG KONG SORUNLARI

Jeopolitik bağlamda bakıldığında özellikle Tayvan meselesinde Trump yönetiminin 2018 yılı içinde Tayvan Seyahat Anlaşması dahil olmak üzere birtakım anlaşmaları onaylaması Çin tarafından derin bir endişe ile karşılandı. Washington bu yaklaşımı ile Tayvan’a verdiği resmi desteği teyit ederken, Çin bu adımları bir çevreleme (containment) olarak algılıyor. Öte yandan ABD’nin Tayvan’a 2 milyar dolarlık silah satışına hazırlanması durumu içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Çin yayınladığı “yeni dönemde Çin’in ulusal savunması” isimli beyaz kitapta Tayvan’ın Çin’in ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulayarak askeri seçeneklerin masada olduğunu tekraren belirtiyor. Çin’in bu yıl içerisinde Tayvan’a yaptığı çağrıda ana kara ile birleşme konusunda “bir ülke iki sistem” modelinin benimseneceğini de belirtmesi bir başka tartışmaya neden olmuş durumda. Bu model halihazırda Hong Kong ve Macau’da kullanılıyor.

Öte yandan nisan ayından bu yana suçluların iadesi yasasının protesto edilmesi ile başlayan Hong Kong’daki olaylar, merkezi hükümete yönelen büyük gösterilere dönüşmüş durumda. Çin tarafında Hong Kong olaylarının dışardan manipüle edildiğine duyulan inanç kristalleşirken Çin dışişleri bakanlığı, ABD’li yetkilileri Hong Kong’daki protestoların arkasında olmakla suçladı ve “kirli ellerini” bölgeden çekmeleri tavsiyesinde bulundu.

KUŞAK VE YOL GİRİŞİMİ

ABD ile Çin arasında yeni boyutlar kazanarak küresel ekonomiyi de tehdit eder hale gelen ticaret savaşları devam ederken, tarihteki en iddialı altyapı projesi olarak adlandırılan ve dünya nüfusunun yüzde 65’i ve küresel GSYİH’nın yüzde 40’ı dahil olmak üzere 68’den fazla ülkeyi kapsayan Kuşak ve Yol Girişimi ise bir başka çatışma alanı. Söz konusu projenin ülkelerin kırılgan ekonomileri ve zayıf altyapılarından yola çıkıp diğer güvenlik açıklarını da ele alarak Çin’in dış politikasında “inşacı” ve “emperyal” bir tasarıyı hedeflediği iddia ediliyor. Rusya ve özellikle İsrail bile projeye yatırım yapmaya devam ederken uzmanlar Kuşak ve Yol girişiminin ekonomik ve politik anlamda bir “oyun değiştirici” (game-changer) olabileceğini kabul ediyorlar. Batı basınında ise Kuşak ve Yol ile ilgili “borç tuzağı diplomasisi” (debt trap diplomacy) başlıklı yazılar çıkıyor. Bu yazıların temel varsayımı Çin’in kırılgan ekonomilere sahip ülkelere borç verip daha sonra bu borcu ödeyemeyeceği noktada ülkedeki projeleri tamamen satın aldığı yönünde.

Kuşak ve Yol girişiminin uygulanması ciddi bir güvenlik maliyetini de beraberinde getiriyor. Kuşak ve Yol Girişiminin ana hatlarına bakıldığında MacKinder ve Mahan’ın ünlü stratejilerini aynı potada erittiğini söylemek mümkün. MacKinder’in “Avrasya’ya (heartland) hakim olan dünyaya hakim olur” ve Mahan’ın “Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur” düsturları Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi içerisinde yer alan karada “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ve denizde “21. Yüzyılda Deniz İpek Yolu” konsepti ile uyumlu görünüyor. Ancak söz konusu projenin güvenliği konusunda özellikle Güney Asya’da ciddi bazı tehditlerin ortaya çıktığı görülüyor.

HEGOMONİK ÇATIŞMA

Hegemonik düzenlerin değişimi üzerine yakın bir zamanda yazılan önemli eser bir eser olan Graham Allison’ın “Thucydides Tuzağı” adlı kitabı; yükselen bir güç ile yerleşik bir güç arasındaki savaşın “güç ilişkileri dengeye geldiği zaman” muhtemel olacağını öne süren Allison, kitabında tarihte gerçekleşen benzer çatışmaları incelerken bu durumun daha önce on altı kere gerçekleştiğini ve sadece dördünde “çatışma” olmadan bir hegemonik güç geçişi sağlandığını belirtiyor. Ancak dünya tarihsel olarak koşulların tamamen farklılaştığı ve savaş kavramının ciddi bir dönüşüme uğradığı yüksek teknolojili bir bilgi çağına doğru giriyor. Bu nedenle söz konusu hegemonik çatışmanın da farklılaşmış bir seyir izleyeceği yorumu yapılabilir.

Küresel siyasette keskinleşen ilişkiler ve mevcut konjonktürel durum Çin ve Rusya’yı birbirine yakınlaştırırken aynı zamanda ABD karşıtı güçlü bir blokun oluştuğu görülüyor. Çin “çekingen ve son derece ihtiyatlı” bir yaklaşım içerisinde hareket ediyor. Her ne kadar Şi Cinping dönemi ile beraber iddialı bir eğilime sahip olsa da ABD ile ilişkisinde geniş bir manevra alanına sahip değil. Bununla beraber hala yapay zeka gibi yüksek teknoloji gerektiren alanlarda muhataplarının gerisinde bulunuyor. Bu nedenle kuşatılmaya dönük tavizsiz bir tavır takınırken düşük yoğunluklu bir profil çizmeye de dikkat ediyor.

Bu nedenle her ne kadar askeri yatırımlara sahip olsa da sıcak çatışmalara mesafeli bir tutum takınmaya devam edecektir. Çin, mevcut uluslararası sistem içerisinde yükselişinin mümkün ve kolay olduğunu düşündüğü için zaman kazanmaya yönelik hamleler yapmak istiyor.

Öte yandan Trump’ın göreve gelmesinin ardından yaptığı açıklamalar ve ortaya koyduğu eylemler ABD’nin geçmişte oluşturduğu ve desteklediği çok taraflı kurumlara yönelik coşkusunu büyük ölçüde azaltmış olduğunu gösteriyor. Trump, korumacı, popülist ve iddialı bir ABD dış politikasına doğru keskin bir dönüş yapmış görünüyor. Bu dönüş bir yandan içeride yapılanmayı hedeflese de diğer yandan küresel hegemonya açısından da bir yapılanmaya işaret ediyor. Çin ve Rusya’yı “stratejik rakipleri” olarak tanımlayan bu yaklaşım ticaret savaşlarından Tayvan’a silah satışına kadar farklı alanları içeren bir “kuşatma” girişimine dönmüş görünüyor.

Sonuç olarak ABD ve Çin arasında yaşanan bu sistemik gerilimler Güney Çin Denizi gibi ihtilaflı alanlarda yaşanabilecek olası tetiklenmeler sonrasında sıcak bir çatışmaya da dönebilir. Ancak ABD’nin kuşatma çabalarına karşılık Çin’in karşı karşıya gelmekten kaçınan düşük profilli duruşu ve “çatışmayı” zamana yayma hamleleri uzun süre daha sistem düzeyinde yaşanacak bir gerilmeye işaret ediyor.

NOT: Bu analiz, ABD-Çin ilişkileri ve Çin’in dış politikası alanlarında yoğunlaşan ve Türkiye Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde doktora çalışmalarına devam eden Hüseyin Korkmaz’ın çalışmasından derlenmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here