Kıbrıs sorunu ve Kıbrıs’taki sosyal yaşam ile ilgili pek çok araştırma yapan Rebecca Bryant, emlak vergilerinde yapılması düşünülen artışın bir miktarının Taşınmaz Mal Komisyonu’nun finansmanında kullanılması ile ilgili tartışmaya ilişkin görüşlerini Facebook sayfasında paylaştı. Bryant’ın görüşlerini Kıbrıs’ın tarihi geçreklerine dayandırdığı görülürken, pek çok Kıbrıslı Türk aydına da yanıt vermeye çalıştığı gözlemlendi.

            Bryant’ın Facebook paylaşımı şöyle:

“Taşınmaz Mal Komisyonu’nun Rum mallarına verilen tazminatlarını ödemek için bizden emlak vergisi alınacakmış artık. Alınsın. Bizim ailenin Rum malı yok, hatta eşim has Lefkoşalı, yani göçmen bile değil. İki evimizin bir tanesi de benim adıma, ben de Kıbrıs kökenli bile değilim. Yine de alınsın. Hatta daha fazla alınsın. En etkin barış araçlarımızdan biri olan TMK çoktan parasızlıktan tıkandı diye şu an verdiğim cüzzi emlak vergisinin %100’ü daha da alınsın diyorum. Sosyal medyada ‘biz Rum malı almadık, niye ödeyelim’ gibi şikayetlerinin veya Sami Özuslu’nun ‘Rum’un malını dağıtırken kime sordunuz?’ sorusunun tam tersine ben ‘bu yaşadığım düzenin bedelini ödemek benim de borcum ve sorumluluğum’ diyorum. Neden? 

İki ana sebep var. Birincisi, bu düzenden hepimizin faydalanıyor olması. Açıkçası, Rum malından faydalanmadığını düşünen vatandaş yanılıyor veya görmek istemiyor. 500.000 dönümü Güney’de bırakan bir toplum 1.5 milyon dönüm Rum malı üstünde bir düzen kurmuş. Dükkanlarıyla, fabrikalarıyla, okullarıyla, arsalarıyla, kiliseleriyle Rum hakimiyeti olan bir toprak parçası Türkleştirilmiş. Türkleştirmek burada ne demek? Sadece bayrak asmak veya dağın üstünde ‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazmak demek değil. Bir dükkanın Rumca tabelasını indirip Türkçe bir isim asmak demektir. Alın teriyle kurulan küçük-büyük fabrikalarını devletleştirip Sanayi Holding’i kurmak demektir. Omorfo’daki portakallarını satmak veya yemek demektir. Ercan Havalimanı’nı, Mağusa Limanı’nı, Girne ve Mağusa’nın otellerini ele geçirip isimlerini değiştirerek bu sıfırdan kurulmuş ‘kuzey’de bir ekonomi yaratmak demektir. Sevgili dostum Sami Özuslu bugünkü yazısını yazarken 1974 sonrası meclis tutanaklarını okusaydı çok farklı bir sonuca varmış olurdu diye düşünüyorum. O dönemin solcusu da sağcısı da bir devlet ve bir devletin ekonomisini kuruyordu. Tek anlaşamadıkları, Özker Özgür’ün istediği gibi Rum mallarının dağıtımında herkes eşit bir ‘kardeş payı’ mı alsın, yani sosyal demokrat bir devlet mi kurulsun, yoksa geçmişteki eşitsizlikleri tekrarlayarak daha liberal ve popülist bir biçimde bugün bildiğimiz eşdeğer sistemi mi uygulansın. 

Evet, herkes bu Türkleştirilmiş toprak parçasından faydalanmış. 2004’ten sonra Rum malı üstünde yapılan villalar ve apartmanlarda yaşayan insanların döktüğü paradan en fazla esnaf, supermarket sahipleri, mobilya dükkanları sahipleri, lokanta sahipleri, ve otomobil satıcıları faydalanmış. Rum malı üstünde yapılmış yollardan – çürük olsa bile – yine faydalanıyoruz. Okullar, üniversiteler, spor salonları, alışveriş merkezleri, vs. yine Rum malı üzerine inşa ediliyor, yine de biz faydalanıyoruz. Yani, kaçınılmaz olarak hepimiz günlük hayatımızda TMK’nin önüne getirilebilecek Rum malından faydalanıyoruz.

İkincisi ise 1974’te Rum mallarının Güney’deki evlerini bırakıp korkularından Kuzey’e kaçan göçmenlerin rehabilitasyon için kullanılmış olması. Aynı zamanda bu malların verilmesi ‘iki bölgeliliğin’ garantisi olması. Evet, göçmenler Kuzey’e gelmeyebilirdi, gelmeseydiler ‘iki bölgelilik’ olmazdı, olamazdı. 1974 ve 1975’in meclis tutanaklarının binlerce sayfasını okuduktan sonra bu malların o dönemin politikacılarının –hem solcusunun hem sağcısının—‘iki bölgeli federasyon’ hayaline ne kadar kilit olduğunu anladım. Okurken beni de en çok şaşırtan, bu malların dağıtımı o dönemin meclisinin en önemli konularından iken kimsenin ‘bu malları almaya hakkımız var mı’ diye sormaması. Sanki akıllarından bile geçmedi. Okuduğum binlerce sayfasında bu soru hiçbir zaman meclis tartışmalarında yer almadı. Solcusu da sağcısı da bu malların ‘iki bölgelilik’ prensibindeki önemini benimseyip sadece malların nasıl dağıtılacağını tartışmışlar. 

Evet, hepimiz ister istemez bu mallardan faydalanıyoruz. Ayrıca, ‘iki bölgelilik’ bir federasyonun temelinde bu mallar var. Hatta, sevgili Sami’nin ‘kime sordunuz’ sorusuna bir cevap olarak ‘halka soruldu, halen de soruluyor’ diyebiliriz. O dönemde halk, Özker Özgür’ün ‘kardeş payı’ siyasetinden şikayetçiydi diye eşdeğer malları, mücahit puanları, İTEM, DBT gibi tuhaf hukuki yaratıklar icat edilmiş. Yakında çıkacak olan bir kitapta eşim Mete Hatay ile birlikte buna ‘thymapolitical state’, yani ‘mağduriyet-siyaseti devlet’ diyoruz. Her zaman bir mağduriyet var, her zaman bu mağduriyet ‘devlet’ten bir şey kopararak gideriliyor. Mağduriyetimizi kullanarak hem bu uyduruk ‘devlet’in devamını sağlıyoruz, hem de ellerimizi temiz tutuyoruz (biz mağduruz ya!). Halbuki hepimiz biliyoruz ki Ernst Renan’ın meşhur sözünde kuzey Kıbrıs’ta da bir ‘günlük plebisit’ var: tanınmamış bir devletin meşruiyeti (eğer varsa) ancak ve ancak insanların kalmasından kaynaklanıyor. Biz de kalıyoruz. Güney göçmeni güneye dönmüyor. ‘Göç edeceyik’ diyerek çoğumuz kıpırdamıyor. Güneye doğru bir akım yok. Kalıyoruz.

Dolayısıyla, 46 seneden sonra bu mağduriyet-siyaseti devlet’in temelinde olan malların sahiplerinin daha fazla mağdur olmaması adına, bir barış aracı olarak TMK’nin parasızlıktan çökmemesi adına, bir toplum olarak yaşadığımız düzenin gerçek temelini anlayıp sorumluluklarımızı üstlenerek belki de nihayet bir özne olabilmesi adına bu vergi hepimizden alınsın, daha fazla da alınsın diyorum.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here